Biraz Açlık, Daha Çok Takva: Oruç

İslam’ın emrettiği bütün ibadetlerin sebep ve gayesi “takva”yı kazanmaktır. Oruç da bunlardan biridir. Oruç kavramından “takva” unsuru çıkarıldığında, elde kalan yalnızca bir aylık açlıktır. Geleneksel bir davranış olarak, ya da bir takım kişisel gerekçelerle katlanılan bir açlık.

Orucun farz kılınışını bildiren ayet şöyledir:“Ey iman edenler! Sizden önceki (ümmet)lere farz kılındığı gibi oruç, -korunasınız/takvayı elde edersiniz diye- size de farz kılındı.” (Bakara/183) Ayetin “takvayı elde edesiniz diye” şeklinde biten son kısmı, orucun gayesini bildirmektedir.

Takva, Allah’a ve O’nun buyruklarına karşı kalpteki derin hassasiyettir.

Takva sahibi olmak, Kur’an’ın hidayetinden faydalanabilmenin de şartıdır. Allah, Bakara Suresi ikinci ayette, “içinde hiç bir şüphenin bulunmadığı bu kitap, takva sahiplerini hidayete ulaştırır” buyuruyor. Anlaşılıyor ki İlahi Kitabın hidayet nurlarından faydalanmak isteyen herkes, takvayı elde etmek zorundadır. O hassasiyeti kalbinde hissedebilmenin yoluna girmekle mükelleftir.

Ve işte büyük fırsat! Ramazan ayı geldi ve Allah’ın insanda en çok sevdiği özellik olan takvaya ulaşabilmenin yollarından biri önümüze konuldu. Bu nedenle Ramazan ayına yetişebilen müminler olarak hepi-miz, büyük bir ikramla karşı karşıya olduğumuzu bilmeliyiz. Devamlı Allah’a yakarıp, gözyaşlarıyla O’nun merhametine sığınmalı, oruç görevini hakkıyla yerine getirerek takvaya ulaşmayı O’ndan istemeliyiz. Çünkü biz her şeyimizle O’na aitiz ve O’na gidiyoruz.

Takva için oruca hazırlanmak

Bütün hayırlı neticelerin başı niyettir. Bir ameli yaparken Allah’ın rızasından başka bir düşünceyi kalbine koymamalıdır. Allah’ın rızasını kazanmak, kalbin takvâ ile süslenmesine bağlıdır. Bundan dolayı müslüman kalbinden şöyle niyetlenmeli ve Allah’a yalvarmalıdır:“Ya Rabbi! Ben, Senin razı olduğun gibi bir kul olmak istiyorum. Bunun için ise takvâ sahibi olmam gerektiğini ferman ediyorsun. Takvâyı kazanmanın yollarından birisi olarak da oruç ibadetine sarılmamızı emrediyorsun. Ya Rabbî! Sen verirsen her şey olur.Ben ise acizliğimi huzurunda itiraf ediyorum.Beni ulaştırdığın bu Ramazan ayında, orucumu, namazlarımı, geceleri ihya edebilmemi ve diğer ibadet- lerimi razı olduğun şekilde yapmamı bana nasip eyle! Oruç ibadeti ile ikrâm ettiğin takvâya beni de ulaştır! Beni, nefsimle başbaşa bırakma!”

Mümin Ramazan öncesinde mümkünse Receb ve Şa’ban aylarında namazlarını cemaatle kılmaya azamî gayret ederek, nafile olan namaz, oruç, sadaka, zikir ve diğer ibadetleri gücü yettiğince yerine getirerek Ramazan orucuna bir nevi hazırlık yapar.

Namazlarını cemaatle kılmaya son derece gayret eder. Resûlullah (A.S.) Efendimizin ağır hastalık gibi çok önemli bir mazeret dışında hiç terk etmediği, tarih boyunca ve günümüzde de hiçbir ârifin bırakmadığı cemaatle namazın önemi, biz müslümanlar tarafından pek anlaşılamamıştır.Halbuki namazları cemaatle mescitte edâ etmenin en azından müekked bir sünnet olduğunda bütün İslâm âlimleri ittifak etmiş, hatta bazı âlimler vacib, bazıları da farz olduğunu savunmuşlardır.

Gerçekten bir çok hikmeti olan namazların cemaatle camide kılınması, bir müslümanın günlük hayatındaki en önemli vazifesidir. Çünkü Resûlullah (A.S.) Efendimizin yakınında bulunan sahabîlerden birisi olan Abdulah b. Mesud (R.A.) şu uyarıları yapmıştır: “Kim yarın müslüman olarak Rabbine kavuşmak isterse, (ezan okunup) namaza çağrıldığında beş vakit namaza devam etsin. Çünkü Allah-u Teâlâ, Resûlüne hidâyet yollarını göstermiştir. Beş vakit namaz da bu hidâyet yollarındandır. Ben her birinizin, evinde namaz kılabileceği bir yeri olduğunu biliyorum. Eğer namazı evlerinizde kılar da camilerinizi terkederseniz, Peygamberinizin sünnetini terketmiş olursunuz. Peygamberinizin sünnetini terk edince de sapıtırsınız.”

Güzelce abdest alıp da namaza giden bir mü’minin attığı her adım için
Allah-u Teâlâ bir ecir verir veya onu bir derece yükseltir yahut da bir günahını siler. Ben (Efendimiz (A.S.) zamanında) namaza giderken (daha fazla sevaba ve dereceye ulaşabilme niyetiyle) adımlarımızı sıklaştırdığımızı hatırlarım. Ayrıca açıkça münafık olanların dışında hiç kimsenin namazı terketmediğini de hatırlarım. İki kişinin yardımıyla gelip safa dahil olan adamı da hatırlarım.” (Nesâi)

Gerçek bir oruçlu ne yapar?

Orucun faziletlerine ulaşmak isteyen kişi: Kavgadan ve kaba davranmaktan uzak durur. Hadis-i şerifte şöyle buyurulmuştur: “Oruç kalkandır. (Oruçlu kimse) kötü söz söylemesin, kaba davranmasın. Eğer bir kimse onunla kavga yapmaya kalkışır veya ona hakaret ederse ‘ben oruçluyum’ desin…” (Buharî)

Bütün organlarıyla oruç tutmaya gayret eder. Gün boyunca yemekten, içmekten ve cinsî münasebetten uzak durarak iki organını koruyup gözettiği gibi diğer organları ile de Allah’ın razı olmadığı şeyleri işlemekten uzak durmaya çalışır. Gözünü haramdan, dilini kabalıktan, elini zarar vermekten, kalbini haset ve buğz gibi kötü hasletlerden uzaklaştırır.Böylece bütün organlarına ibadet yaptırmış olur. (Buhari)

Her türlü hayrını imkân nisbetinde çoğaltır. Resûlullah (A.S.) Efendimiz, bütün hayır işlerinde insanların en cömerti idi.Ramazan ayı gelip de Cebrâil (A.S.) ile buluşunca bu cömertliği rüzgarı andıracak şekilde çoğalırdı. Oruçlu olanlara iftar yemeği ikrâm etmeyi tavsiye eder, büyük bir sevaba sebep olduğunu bildirirdi. (Buharî)

Gücü nisbetinde her gün Kur’an kıraatine devam eder. Ramazanda bir hatim yapmaya gayret edilmelidir. Çünkü Ramazan ayı, Kur’an’ın indirildiği ve Resûlullah (A.S.) Efendimizin Kur’ân’ı Cebrâil (A.S.) ile mukabele şeklinde baştan sona okuduğu aydır.

Teravih namazlarını her akşam edâ etmeye gayret eder. Ramazan boyunca teravih namazlarını kaçırmayan bir müslüman, kesinlikle bin aydan daha hayırlı olan Kadir gecesinde de teravih namazını kılmış olacaktır.Böylece seksen seneden daha fazla, her gece, yirmi rekat namaz kılmış sevabını kazanacaktır.Buna mukabil teravih namazının ihmal edilmesi ise bu büyük mükâfattan mahrum kalma sonucunu doğuracaktır.

Teheccüd namazını iki rekât bile olsa kılmaya özen gösterir. Eğer sahura kalktığında biraz erken davranırsa abdestini alıp teheccüd namazının tamamını da kılabilir. Efendimiz (A.S.), “gecenin tam ortasında namaz kılmak, salihlerin âdetidir” buyurarak teheccüd namazını ümmetine tavsiye etmiştir. İmsak vaktine kadar bir müslüman, teheccüd namazını, Ramazan boyunca her gece kalkıp kılmaya gayret ederse mutlaka Kadir gecesinde de aynı amelleri yapacak ve bereketine ulaşacaktır.

Her gün yapmış olduğu virdlerini ve diğer amellerini düzenli olarak devam ettirir. Amellerin en faziletlisi, az da olsa devamlı olanıdır. Kişi, üzerine aldığı virdini, tesbihini ve diğer amellerini aksatmamalıdır.Hele hele zikir çok önemlidir. Tasavvuf büyüklerimizin ifadesiyle “Zikir, kalb ile Allah arasındaki irtibatı kurar. Nasıl ki bir yarayı iyileştirmek için merhem kullanılır,aynı şekilde kalbin ilacı da zikirdir. Zikrinizi sakın aksatmayın.” Allah-u Teâlâ’nın, Kur’an-ı Kerîm’de en çok emrettiği amellerin başında zikir gelmektedir. Bu sebeple Allah’ın en çok sevdiği zikir ameline, bu mübarek ayda çok daha fazla sarılmak gerekir.

İmkân varsa Ramazanın son on gününün tamamında veya bir kısmında i’tikaf sünnetini ihya eder. İ’tikaf, ibadet niyetiyle namazların edâ edildiği bir mescitte bulunmaktan ibarettir. Hanımların ise evlerinde namaz kılmak için ayırdıkları odalarda veya bölümlerde aynı niyet ile bulunmaları yeterli olur.Resûlullah (A.S.), Ramazan ayının son on gününü i’tikafa niyet ederek mescidinde geçirirdi. İ’tikafa giren kimse için şöyle buyurmuştur: “İ’tikafa giren kimse, günahlardan uzaklaşmıştır. Bütün iyilikleri yapmış gibi ona iyilik yazılır.” “Sırf Allah rızası için bir gün i’tikaf’a giren kimse için Allah-u Teâlâ, cehennem ile arasına üç hendek koyar. Her bir hendeğin uzunluğu doğu ile batı arasındaki mesafe kadardır.” “Ramazanda on gün i’tikafa giren kimse, sanki iki hacc ve iki umre yapmış gibi olur.”
Kadir gecesini, Ramazan gecelerinin hepsinde arar. Allah-u Teâlâ Kadir gecesi hakkında müstakil bir sure indirmiştir. Orada Kadir gecesinin önemini bildirmiş ve bin aydan daha hayırlı olduğunu ferman ederek şöyle buyurmuştur:

“Biz onu (Kur’an’ı) Kadir gecesinde indirdik. Bilir misin nedir Kadir Gecesi? Kadir Gecesi, bin aydan daha hayırlıdır. O gece melekler ve rûh (Cebrâil A.S.) her iş için iner dururlar. O gece esenlik doludur; tâ fecrin doğuşuna kadar.” (Kadr, 1-5)

Fıtır sadakasını, kendi hayat seviyesini dikkate alarak fakire ulaştırır. Fıtır sadakası, bir insanı sabah akşam doyurabilecek şekilde çeşitli yiyecekler esas alınarak tesbit edilir. Bir insan, sabah bir ekmek, akşam da bir ekmek yiyerek doyabilir. Fakat fıtır sadakasının en güzel şekli şudur: Bir müslüman sabah-akşam yediği yemeğe, genellikle ne kadar masraf ettiğini -imkânı varsa fazla fazla- hesaplayarak fakire ulaştırır. Bunun, Allah’ın rızasına daha uygun olduğu aşikârdır.

Evet bu kadar kıymetli olan Ramazan ayından ve Kadir gecesinden faydalanabilmenin tek şartı vardır: Acizliğimizi hissede hissede otuz gece Allah-u Teâlâ’nın kapısına yapışmak. Nelere dikkat etmemiz gerektiğini yukarıda özetlemiş olduk. Hepsine uymamızı Rabbimiz nasip eylesin.

Ve bayram

Allah-u Teâlâ, müslümanlara bir yıl içerisinde Ramazan ve Hacc ibadetinden sonra iki bayram ikrâm etmiştir. Ramazan boyunca orucunu tutarak, gecelerini kalkarak, elinden geldiğince hayır yollarında koşarak ve devamlı nefsinin zulmünden Allah’a sığınıp, O’nun ikramlarına gönlünü açarak ibadetini tamamlayan mü’minlere, inşallah Rabbimiz takvâ nimetini bağışlayacaktır. Bütün bu ameller ve sonunda ikrâm edilenler, bayram etmeyi gerektirecek nimetlerdir. Bize de bu nimetleri ikrâm etmesini Allah-u Teâlâ’dan niyaz ederiz.

Mustafa Necm

Yorumlar

Orucun Anlamı, Sırları, Faziletleri

Orucun Anlamı, İşlevi, Faziletleri
İnsanların çoğu kendilerinin sadece nefsaniyetten oluştuklarını düşünürler. Aslında bu durum düşünceden öte bir şeydir. Yaşantı, gerçeklik gibi bir hal almıştır. Yani insanların çoğu, kendilerinin nelerden oluştuklarını sorgulamazlar bile. Nefisleri ile bütünleşirler. Onun dışına çıkamazlar. Yüce Allah (c.c.) oruç nimeti ile insanın nefsaniyetini aşmasını, başka bir gerçekliğine, yani ruhuna ulaşmasını murat etmiştir.

Bir ay süre ile tutulan oruçla insan, en kuvvetli içgüdüleri ile karşı karşıya gelir. Onların kuvvetli çekimleri ve arzuları ile savaşım verir. İşte bu içgüdülerin isteklerine karşı koyma ile insan, kendisinin dışında bulunan nefis gerçeği ile karşı karşıya kalır. Gerçi nefis, sadece susama, acıkma, cinsel içgüdülerden oluşmamakta, ama bu içgüdüler nefsin en önemli damarlarıdır. İnsan en çok bu noktalarından imtihana tabi tutulmaktadır. Buralardan yapılacak bir mücadele nefsi önemli bir oranda tanımayı sağlayacaktır. Bu da insanı büyük bir marifete götürecektir. Onun için peygamberimiz (s.a.s) ‘Nefsini bilen Rabbini tanır.’ diye buyurmuşlardır.

Marifetlerin en büyüğü insanın nefsini tanıması, onun en büyük düşmanı olduğunu bilmesidir. Peygamberimiz (s.a.s) nefisle yapılan savaşı ‘büyük cihat’ olarak adlandırmıştır.

Maalesef insanoğlu bu dünyada o kadar büyük bir gaflet içerisinde ki, çoğu kişi kendisi ile nefsini özdeşleştirmekte, bir görmektedir. Bu ise insanın kendisine yapacağı en büyük zulümdür. Ona bu konuda verilecek kitabi bilgiler her zaman eksik kalacaktır. Çünkü olgunun temelinde yaşantı gereklidir. Yani kişi nefsi ile bir olmadığı, nefsiyle savaşmak gerektiği, hatta onu egemenliği altına almanın zorunluluğu konusunda bilinçlenmenin ötesinde pratik yapmalı, bunları yaşantı süreçleri ile anlamalıdır. Ayrıca nefisle savaşım yanında ruhunun varlığını da hissetmelidir. Asıl özünün, ruh olduğunu bilmelidir. Ruhuna ulaşmalı ve onu hâkim kılmalıdır. İşte bunlara bir ölçüde olanak sağlayan şey, Ramazan ayındaki farz olan oruçtur.

Ramazanda tutulan oruç nefisle savaşa hazırlık, bir nevi tatbikattır. Gerçekte, yani reel hayatta asıl mücadele haram olan şeyleri yememekte ve içmemektedir. Bunlar çoğu kez kul hakkına girdiği için büyük birer afattır. İnsanı, Allah göstermesin, ebedi bir pişmanlığa götürebilir. Çeşitli hadis-i şeriflerde belirtildiği üzere, nuru yok eden, bereketi alıp götüren, insanın ömrünü kısaltan, işleyenlere şayet tövbe nasip olmazsa ölümden sonraki hayatta, cehennemde bir kat ayrılan zina da, çeşitleri ile beraber gerçekte, yani reel hayatta asıl haram olan bir şeydir. Oruçta buna karşı da büyük bir tatbikat var. Dikkat buyuralım, oruçta haram olan şeyler değil, helal ve mubah olan şeyler yasaklanıyor. Onunla nefse uygulamalı bir eğitim veriliyor. Tam da nefsin anlayacağı bir dille bir pratik yaptırılıyor. Helal olan şeylerin yasaklanması ile de hal dile ile asıl yasak olan şeylerin haramlar olduğu ifade edilmiş olunuyor.

Bu ne güzel bir tatbikattır! Askerde sonbahar aylarında kışlalarda bir tatbikat yapılır. Amaç askerleri gerçek bir savaş durumuna hazırlıklı ve zinde tutmaktır. Oruç da yılda bir kez bir ay boyunca nefse yaptırılan böyle bir tatbikattan ibarettir. Oruçlarını tutup da Allah’ın haramlarına yaklaşan insanları da tabii anlamak imkânsız. Bunlar ya orucun anlamını bilmiyorlar ya da haramların ne büyük birer afat olduğundan habersizdirler.

Nefis entelektüel bilgilerle eğitilemez. Nefis ancak yaşantı dili ile eğitilebilinir. Nefse oruçla adeta şöyle bir ders veriliyor: ‘’Gerçi sen yemeye, içmeye, cinsel münasebete karşı büyük bir aşkla, içgüdülerle yönelmektesin. Ama bunları bir ay süre ile Allah (c.c.) sana yasakladı. Gerçekte, diğer aylarda bunlar yasak, haram olan şeyler değil. Ama yüce Allah’ın emri bunların üstündedir. Onları tanımalısın. Bir de bundan sonra asıl haram olan şeylere karşı daha ihtiyatlı, dikkatli olmalısın.’’

Oruçla nefse verilen dersi şu cümlelerle devam edebiliriz: ‘’Bende olan ruh, irade gücü ile nefsimi bir ay boyunca helal olan şeylere karşı alıkoyduğuma göre, haram olan şeylere karşı hayli hayli koruyabilirim. Çünkü ben sadece nefisten oluşmamaktayım. Bende yüce Allah’tan gelen bir de ruh gerçeği var. Ruhum benim asıl özümü meydana getirmektedir. Ruh Allah’ın emrine uymaktan büyük bir haz alır. Ruhum nefsime egemen olduğu oranda ben bir insanım. Şayet oruç tutmamış olsam bu durum nefsimin, içgüdülerimin bana hâkim olduğunun bir göstergesi olacaktır. Bu da, Allah göstermesin, hayvansal bir varoluşa işaret eder. Nefis ise şeytanların elinde olan bir oyuncak gibidir. Nefsime uyarsam şeytanların arzularını yerine getirmiş olurum. Elbette böyle bir şeyi ben kendi hayatımda hoş göremem.’’

İşte oruç böyle büyük bir dersi, daha doğrusu tatbikatı tüm Müslümanlara her yıl uygular. Kişiyi nefsinin ve şeytanların hilafına olarak bir mücadeleye sevk eder. Ona manevi bir güç verir. Ruhani bir gerilimle dinsel ve manevi anlamda sağlıklı ve dinç tutar. Metafizik bir gerilimle sair zamanlarda haramlara ve günahlara karşı teyakkuz haline sokar.

Oruç tutan pek çok Müslüman bilirim de onlar ne yazık ki namaz kılmadıkları gibi Allah’ın pek çok haramını da açıkça işlerler. Bu kişilerin orucun anlamını bilemedikleri açıktır. Elbette yüce Allah (c.c.) kimsenin emeğini, ibadetini boşa çıkarmaz. Tuttukları orucun mükâfatını ahrette alacaklardır. Ama yalnız bu mükâfat onların ebedi hayatlarını cehennemden kurtarmaya yetebilecek midir, o bilinmemektedir. Böyleleri orucun anlamını bilse idi daha başka olurlardı diye düşünüyorum.

Hapishaneler de bir çeşit mahrumiyet yerleridir. Oralarda insanlar özgürlükten yoksundurlar. İnsanlar sabırla ıslah edilmeye çalışılır. Gönül ister ki, insanlar nefsaniyetlerin esiri olarak hiç suç işlemesinler. Oralara düşmesinler. Nasreddin Hoca’nın bir fıkrası vardır: Bir gün oğluna su doldurması için testiyi eline verir. Arkasından da ensesine bir tokat aşk eder. Görenler itiraz ederler. Hocayı kınarlar. Hocaya, suçsuz oğluna niçin tokat vurduğunu sorarlar. Hoca, onlara testiyi kırdıktan sonra cezalandırmanın anlamsız olduğunu söyler. İşte oruç nefsi asıl büyük günahlara karşı onları daha işlemeden cezalandırma yolu ile yapılan bir eğitimdir. Orucun en göze çarpan anlamı budur.

Oruç görünüşte nefsi cezalandırmaktır. Bu olaya nefis açısından bakınca böyledir. Hakikatte oruç bir aşk ifadesidir: Yüce Allah’ı kışın güzel, tatlı yemeklerden daha çok sevdiğinin; yazın da soğuk sudan daha fazla sevdiğinin hal dilidir. Bunu, insan nefsi değil de ruhu hisseder. Çünkü nefis şehvetin kaynağıdır, aşk ise ruhtan gelir. Onun için insanların bir kısmı orucu bir çeşit cezalandırma olarak görürler, bunlar oruç tuttuklarında oflayıp puflayıp oruç ayının ne zaman biteceklerini bekler dururlar. Orucun yüce Allah’a bir aşk hali olduğunu düşünenler, oruçtan büyük bir manevi haz alırlar. Oruç ayının bitmesini, günlerinin azalmasını hüzünle karşılarlar.

Ramazan ayı boyunca gerçek âşıklar bayram yaparlar. Bir çeşit bayram havası içerisinde bulunurlar. Orucu nefsiyle tutanlar ise Ramazanın sonunda, yani Şevval ayının ilk gününde bayramlarını kutlarlar.

Oruç aslında Ramazan ayının süsüdür. Yani oruçla bir zaman dilimi kutsanmaktadır. Ki yüce Allah (c.c.) bu ayda Kuran-ı Kerim’in de inmeye başladığına dikkat çekerek bu ayın sadece oruç tutarak değil Kuran-ı Kerim okuma, namaz kılma ile de süslenmesini dolaylı bir şekilde işaret buyurmuştur: ‘O Ramazan ayı ki, insanları irşat için hak ile batılı ayıracak olan, hidayet rehberi ve deliller halinde bulunan Kuran onda indirildi. Onun için sizden her kim bu aya yetişirse onda oruç tutsun (Bakara suresi, 185)’

Oruç, kulun bir ibadetidir. Kusurlarla dolu olabilir. Ama zaman Allah’ın yarattığı bir şeydir. Allah (c.c.) Kuran-ı Kerim’de pek çok zaman kavramına, anına, dilimine yemin etmiştir. Dolayısıyla zaman içerisinde kutsal anlar ve dilimler vardır. İşte Ramazan böyle bir aydır. Yani kişi oruç tutarken şunun bilincinde olacak: ‘Ramazan ayı, Kadir gecesi hürmetine ben bu ayda oruç tutuyorum. Ama sadece oruçla ben bu kutsal ayın, mübarek gecenin hakkını veremem. Namaz kılma, zekât ve sadaka verme, Kuran-ı Kerim okuma ile de bu kutsal ayı ve mübarek geceyi süslemeliyim.’ Tabii oruç böyle bir çerçevede anlamlı olur. Yoksa kişi dikkatini ayın ve mübarek gecenin hürmetine vermediği zaman orucun sıkıntısına takılarak büyük bir manevi hazdan mahrum kalabilir. Bu kutsal ayda mübarek Kadir gecesinin gizli olması da Ramazan’ın her gününün ve gecesinin ibadetle geçirilmesinin istenmesindendir. O Kadir gecesi ki, Kuran-ı Kerim’in ifadesiyle bin aydan hayırlıdır (Kadr suresi, 3). Aklı başında olan bir insan nasıl böyle bir mükâfattan uzak kalmak isteyebilir? Meleklerin bayramı olan bir gecede (Kadir gecesinden) Hak âşıkları nasıl uyuyabilir? Bu büyük, akılları alan müjde Ramazan ayına bir aşk hali katmaya yetmiyor mu?..

Ramazan ayı bir ruhaniyet taşır. Aslında her ayın bir çeşit ruhaniyeti vardır. Ama Ramazanınki tamamen ümmetin hayrına dönüktür. Ramazan ayının ruhaniyetine ibadetlerle ulaşılabilir. Bu ayda yapılacak ufacık bir günah, bu ruhaniyeti kişinin üzerinden alabilir. Onu ruhani havadan uzaklaştırabilir.

Peygamberimiz (s.a.s) buyurdular ki bu ay, ümmetimindir. Yani bu ayda ümmetin bütün manevi sıkıntıları üzerinden kalkabilir. Kişi tuttuğu oruçlarla, kıldığı teravih namazları, verdiği zekât ve sadakalar ile üzerinde büyük bir ağırlık olan günahlardan kurtulabilir. Bu aya ulaşmak için peygamberimiz (s.a.s) Recep ve Şaban ayları boyunca şu duayı yapmışlar ve ümmetine de tavsiye etmişlerdi: ‘Allah’ım Recep ve Şaban’ı mübarek kıl, bizi Ramazana ulaştır.’ Peygamberimiz (s.a.s) Ramazana ulaşıp da günahlarını affettiremeyenlere ‘Burunları sürtünsün!’ diye ikazda bulunmuşlardır. Elbette beddua, rahmet peygamberimize (s.a.s) yakışmamaktadır. O bu ifadesiyle bedduadan çok ümmetine bir ikazda bulunmuş, bu ayda yüce Allah’ın (c.c.) kullarına daha çok rahmet sahibi olduğunu, onun için tövbe ile günahlardan uzaklaşmanın fırsatı olduğunu vurgulamışlardır.

Orucun yaza yaklaşması, daha doğrusu artık yazın ortasına düşmesi oruç tutan insanların sayılarında git gide bir azalmayı da beraberinde getirdi. Demek ki oruç miladi takvimle yaz ayında sabitleşseydi bazı kişiler hiç oruç tutamayacaklardı. Bu, anlaşılmış oldu. Yüce Allah (c.c.) engin rahmetiyle ay takvimini güneş takvimi içerisinde döndürüyor da bu sayede oruç ayı olan Ramazan, her mevsimde dolaşmaktadır. 33 yılda bir devir tamamlanmaktadır.

Şayet insanlar orucun anlamını gerçekten bilselerdi, tutmak için daha bir gayretli olurlardı. Kışın, ilkbaharda, sonbaharda oruç tutup da yazın sıcaklığında nefislerine uyanlar, kendilerini toparlarlar, her türlü sıkıntıya rağmen yaz oruçlarına da büyük bir önem verirlerdi, Allah’ın emrini çiğnemezlerdi.

Orucun manasını bir kez daha yineleyelim: ‘Oruç, yüce Allah’ı (c.c.) sevdiğini vücut ve hal diliyle ifade etmektir.’ Bu yaz sıcaklığında, uzun günlerde oruç tutan kişi ise, ‘Allah’ım ben Seni soğuk sudan daha çok seviyorum.’ demektedir. Yüce Allah’ın (c.c.) bu sevgiye ahrette vereceği cevap çok önemlidir. Çünkü yüce Allah (c.c.) engin keremi ve lutfuyla böyle içten sevgileri karşılıksız bırakmayacaktır.

Tekrar dirilme günü çok uzun sürecektir. Arasat meydanında insanlar günlerce, aylarca, belki yıllarca bekleyeceklerdir. Ahretin bir günü dünyanın bin yılına denktir. O gün insanlar çok perişan bir duruma düşeceklerdir. Nasıl dünya hayatında güneşin konumu ve uzaklığının değişmesi ile yeryüzünde sıcaklık ve mevsimler farklılık gösteriyorsa ahret gününde cehennem bir ara yaklaştırılacaktır (bk. Tekvir suresi, 12). O gün insanlar ne yapacaklarını şaşıracaklardır. Korkularından ayaklarını bağları çözülecektir. Yürümeye, kaçmaya takatları kalmayacaktır. Olduğu yerde diz üstü çökeceklerdir (bk.Meryem suresi, 68). İşte oruç en çok bu zamanda yardıma gelecektir. Hadis-i şeriflerde özellikle vurgulanan orucun cehennem ateşine kalkan olması bu zamanda tahakkuk edecektir. Bu yazın sıcaklığında oruç tutanlar, orada rahata erecekler, cehennemin sıcaklığından zarar görmeyeceklerdir. Çünkü onlar yazın sıcaklığında Allah için, Allah sevgisi ve aşkıyla sıkıntıya düşmüşlerdi. Yüce Allah (c.c.) çok vefakârdır. Hadis-i şerifte de ifade edildiği üzere aynı sıkıntıyı hem dünya hem ahret hayatında göstermeyecek kadar hayâ sahibidir.

‘İnsanlar yalnızca iman ettik demekle hiç imtihan edilmeden bırakılacaklarını mı sandılar? And olsun ki, biz onlardan öncekileri imtihan ettik. Elbette Allah (imtihan ederek) doğru söyleyenleri de yalancıları da bilir (Ankebut suresi, 2-3).’

Peygamberimiz (s.a.s), ‘Sabır, imanın yarısıdır.’ diye buyurmuşlardır. Başka bir hadiste ise ‘Oruç, sabrın yarısıdır.’ demiştir. Buna göre oruçlarını tam olarak tutan bir kişi imanın dörtte birine sahip olmaktadır. İmanlı kişi ise günahkâr olarak ölse bile sonunda mutlaka cennete ulaşacaktır.

Orucun çok büyük sırları vardır. Yüce Allah (c.c.) kullarının sıkıntı çekmelerinden zevk almaz. Gün boyunca, hele bu sıcak ve uzun günlerde yemeden içmeden sabretmek kolay değildir. Allah (c.c.) kullarına bu konuda bir sıkıntı vermişse mutlaka bunun kulun menfaatine dayanan pek çok hikmeti vardır. Şüphesiz bu dünya bir imtihan yurdudur. İmtihan ise genellikle sabırla ölçülür. Belki ileride bedene gelebilecek eziyetler, hastalıklar oruç nimeti ile ya hafifletilmektedir ya da tamamen ortadan kaldırılmaktadır. Orucun ‘sağlığa yararlı olduğu’ yönündeki hadis-i şerifleri bu şekilde anlamak dinin ruhuna daha uygundur.

Elbette aç ve susuz kalmanın sağlığa yararları tıpta bilinmekte ve bunlar tavsiye edilmektedir. Ama bu, konuya çok yüzeysel bir bakış açısıdır. Yüce Allah (c.c.) kulun kaderini elinde tutan, yazandır. İnsanları Kendi rızasına, cennet gibi büyük nimetlere erdirmek için sabırla imtihan edendir. Tutulan oruçların yüce Allah (c.c.) tarafından büyük bir ihsanla karşılanacağını, Müslümanların ağır imtihanlarına karşı kefaret olacağını, böylelikle onların dünya hayatlarının sağlık ve afiyet içerisinde geçmesine vesile olacağını düşünebiliriz. Yani oruç tutmayan Müslümanların dünya hayatında ağır bela ve musibetlerle imtihan edilip sabırlarının derecesi başka şeylerle ölçülebilir.

Allah (c.c.) kulunu terbiye etmeyi, cennete koymayı dilediği zaman dünyada ona imtihan için bela ve musibet kapılarını açar. Onun için oruç kolay yoldan sabırla imtihan edilmeyi, sabır nimetini kolay yoldan elde etmeyi sağlar; bu sayede dünyada ömrümüzü sağlık ve afiyet içerisinde geçirmemize vesile olabilir. Bu açıdan kaza oruçları da bir nevi sağlık ve afiyet sigortasıdır. Geçmişteki hataları telafi etme, geleceğimizi emniyet altına almayı sağlar.

Nasıl bu dünyada bela ve musibetler bizlere cehennem azabı gibi görünürse orucun ahrette en çok yararlı olduğu konu da budur. Pek çok hadis-i şerif orucun ‘cehennem ateşine karşı koyduğunu, kalkan vazifesi gördüğünü’ belirtmektedir. Her insan mutlaka cehenneme uğrayacaktır (bk. Meryem suresi, 7). Çünkü sırat köprüsü cehennem üzerine kuruludur. Cennete girmek için bu köprüden geçmek gerekecektir. Bu sıkıntılı zamanlarda bizlere en çok yardım edecek ibadet ise oruçtur. Onun için geçmişte çeşitli nedenlerle veya nedensiz olarak tutamadığımız oruçları kaza etmek Allah’ın izni ile hem dünya hem ahret hayatımızdaki büyük sıkıntıları da ortadan kaldıracaktır.

Pazartesi ve perşembe günlerini oruçlu geçirmek peygamberimizin (s.a.s) çok önem verdiği sünnetleridir. Şayet üzerimizde oruç borcu yoksa bu günleri sünnet niyeti ile oruçlu geçirmek çok yararlıdır. Oruç sevabı yanında zor zamanlarda peygamberimizin (s.a.s) şefaatine vesile olabilir. Ayrıca bu ahir zamanda onun bir sünnetini ihya etmenin yüz şehit sevabı kazandırdığını da unutmamak gerekir. Tabii yine de bu pazartesi ve perşembe günlerini sünnet niyeti ile oruç tutma ile kaza oruçlarını mukayese edemeyiz. Zira orucun kazası farzdır. Farz olan bir ibadet ise İmam- ı Rabbaninin ifadesiyle binlerce nafile ibadetten daha çok üstündür. Onun için üzerlerinde oruç borcu olanlar bu günlerde oruçlarını kaza niyetiyle tutmalıdırlar.

Allah (c.c.) bu uzun, sıcak yaz günlerinde oruçlarımızı aşk ve şevkle tutmayı, bu sayede rızasını nasip eylesin. Âmin.
Muhsin İyi

Yeni yorum gönder

Bu alanın içeriği gizlenecek, genel görünümde yer almayacaktır.
  • Web sayfası ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantıya çevrilir.
  • İzin verilen HTML etiketleri: <a> <em> <strong> <cite> <code> <img> <b> <ul> <ol> <li> <dl> <dt> <dd>
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünürler.

Biçimleme seçenekleri hakkında daha fazla bilgi

CAPTCHA
This question is for testing whether you are a human visitor and to prevent automated spam submissions.
Image CAPTCHA
Enter the characters shown in the image.

Sponsorlu Bağlantılar

Anket

Mübarek Ramazan Ayında oruç tutuyor musunuz?: